4 insan ve 2 çay

Beşiktaş’ta, kavşağın kenarındaki çay bahçesinde oturuyordum. Elimde önceki günden kalan gazeteyle arada bir yudumladığım çay bardağı ve çalan klasik müzik, serin bir öğle yaşatıyordu. Garsonlar ilgisiz. Sayıca azlar ve bu tasarruf müşteri memnuniyetinden daha önemli sanılmış.

Telefonumun ekranına baktığımda “1 Yeni Mesaj” yazısını görmek istediğimi biliyordum. İç savaşı yoğun bir ilişkiyi ayakta tutmak, bir ülkeyi yönetmek kadar zordur.

Bahçenin yanlarına ekilmiş küçük yeşillikler, kibar masalar, taş döşeli zemin ve üzerinden geçen nice insanlardan arta kalan tozlar arada bir göze çarpıyordu. Diğer masalarda oturan birçok çift hararetli tartışmalar içindeydiler. Evli olanlarla flört etmekte olanları ayırmak güç değildir. Konuşma esnasında birbirlerine ne kadar sık baktıkları, konuşmanın içeriği, giyim kuşamlarına dikkat edişleri önemli kriterlerdir.

Bir kişi dikkatimi çekti. Masasının üstünde Türk kahvesi ve yanında sık sık baktığı cep telefonuyla oturan bir gençti. Takım elbisesi gayet uyumluydu. 30’lu yaşlarda, hafif seyrek saçlı bu gencin biriyle buluşacağına iddiaya girmeye gerek yok, her halinden belli. Arada bir yola ve yolun karşısındaki kaldırıma doğru gözlerini çeviriyor, çalan telefonuna gülümseyerek yanıt veriyordu.

Bir ara gazeteye dalmışım ki, başımı kaldırdığımda gencin hesap ödediğini fark ettim. Bozuklukları sayıyordu avuçlarında, bir taraftan da arkasına dönüp aynı yola bakıyordu. Hesabı ödeyip hızlı adımlarla akan trafiğin hemen yanında durdu. Merak dürtümü engelleyemeyip hafif doğruldum oturduğum yerde. Yolun diğer karşısında bir bayan vardı. Lacivert renk takım elbisesiyle omzunda siyah çantası, pabuçlarıyla takım halindeydi. Trafik olanca hızıyla akıyor, kırmızı ışığın da yanmaya niyeti yok gibiydi. Hesabı istemek için kolumu kaldırdım fakat ortada ne garson vardı ne de ona yakın bir görevli. Küllükçü bulsam yapışacağım yakasına. Bir garson gördü sonunda. Elimle hesap jesti yaparak haberleştik kendisiyle. Cüzdanı çıkarıp cebimden masaya koydum.

Bir çığlık koptu o esnada. Biri “imdat” diye bağırmaya başladı. Sesin nereden geldiğini anlamak için doğrulduğumda, dikkatle baktığım gencin beklediği kadını karmaşık bir mücadelede gördüm. Hemen fırlayıp koştum yola doğru. Bir yan kesici, kadının çantasına sarılmış sürüklercesine bırakmıyordu. Çocuğa baktım. Ellerini havaya kaldırmış bağırıyor fakat akan trafikten dolayı karşıya geçememenin ızdırabını gözlerinde yaşıyordu. Kadına yardım eden yoktu. O saniyeler. Her biri, saatler sürüyordu karşında acı çeken en sevdiğin olduğunda. Bir yaşlı adam yaklaştı koşar adımlarla yan kesicinin yanına ve ensesinden tuttuğu gibi fırlattı yola doğru. Birkaç takla atan hırsız, şans eseri yolundakini erken fark eden bir sürücünün acı fren sesiyle düştüğü yerde kaldı o an. Kadına baktım. Kollarıyla güç alıp yukarı itti kendini. Simsiyah ve ıslak gözlerle delikanlıya bakıyordu. Yerden kalkmaya çalışıyordu hırsız. Fakat belki de hayatının en şanslı anında, yaptıklarının cezasını çekmesi gerektiğine inanmıştı Tanrı. Yol aldığı şeritte zorlukla duran otomobili fark etmeyen bir minibüs, olanca hızıyla otomobile arkadan çarptı ve ikisi de hırsızın üstüne kadar sürüklendiler.

Sonrasında anlatılacak farklı şeyler olmadı. Kırmızı ışık yandı birkaç saniye sonra ve insanlar kaçışmaya başladı. Kimileri de kazanın başına toplandılar. Genç adam kadına sarılmış, telkin ediyordu yardım edememenin acısıyla. Yaşlı adam şoktaydı ama ayakları yere basıyor, pişmanlık sızdıran gururla izliyordu karşısındaki manzarayı.

Ardıma döndüğümde, cüzdanımın masada olmadığını fark ettim. Huzur bulmak için oturduğum o çay bahçesi, 4 insanın ve 2 çayın hesabını tutuyor defterinde hala…

Murat Tahtacı

01.12.2010 İstanbul

1 Comment

  1. Berkan Çolak
    Ara 20, 2010

    Dünya !

Submit a Comment

Captcha Captcha Reload